Orhanlı Yaşam Portalı
21 Mayıs 1864
Fethi Güngör’den Sürgün
28 May
BÜYÜK ÇERKES SÜRGÜNÜ
Göç mü, yoksa sürgün mü?
Fethi Güngör
Göç [ing. Migration]: Birey ve grupların ekonomik, sosyal, kültürel vb. nedenlerden dolayı bir yerden başka bir yere gitmeleridir. (Kızılçelik-Erjem, 1994: 185)
Coğrafya başta olmak üzere, iktisat, sosyal psikoloji ve sosyoloji gibi göç olgusunu inceleyen disiplinler arasında konuya en geniş açıdan bakan bilim dalı sosyolojidir. ”Çünkü sosyolojik tahliller coğrafi değişmelerden ziyade sosyolojik boyut ve çerçevedeki değişmeleri dikkate alır. Örneğin, göçün ortaya çıkaracağı sosyal hareketlilik, göç sebepleri, uyum, göçe neden olan kararların oluşumu, göç sürecindeki ayıklama safhaları ve sonuçları ile göç edilen ülke ve göçe kaynak olan ülke halkları üzerindeki etkileri sosyolojinin ilgi alanı kapsamındadır.” (Gezgin, 1994: 14)
Göç türleri incelenirken ele alınan ‘mesafe’ kavramı genellikle kıta içi ve kıtalararası göçlerle ilgilidir. Bir ülkenin milli sınırları içerisindeki nüfus hareketlerine iç göç, nüfusun ülke sınırları dışına yönelik yer değiştirmesine ise dış göç denir. Mahiyetleri itibariyle bu tür göçlerde fiziksel mesafe kavramının hiç bir önemi yoktur (Gezgin, 22).
Mecburi göçlerde (tehcir), göç kararı göç edenin iradesini dikkate almamaktadır. Zorunlu iskân politikaları yahut bir savaş veya doğal afet nedeniyle ortaya çıkan göçler mecburi göçlerdir. ”Göç edenin iradesine dayalı olmayan yer değiştirmeleri klasik anlamıyla göç saymama eğilimi de mevcuttur. Bu eğilimin nedeni ‘sürgün’ kavramının göç kavramından ayrı bir kriterle incelemeye tabi tutulması gereğine dikkat çekmek olmalıdır”. (Uysal, 1996: 141)
Yukarıdaki tanımlardan açıkça anlaşılacağı üzere, Çerkeslerin Kafkasya’dan Anadolu’ya gelişi bir sürgün olup, bu kütlesel nüfus hareketinin göç olarak isimlendirilmesi doğru değildir.
Çerkeslerin sürülme sebebi
Ekonomik, dini, siyasi ve kültürel sebepler yanında tarih boyunca en çok karşılaşılan sürgün sebebi savaşlar olmuştur. Kafkasya’dan Anadolu’ya kitleler halinde akan nüfus hareketinin de-siyasi ve dini boyutu da olmakla beraber en mühim sebebi iki asır devam eden Rus savaşlarının Çerkesler aleyhine mağlubiyetle sonuçlanmasıdır.
Sürgün güzergahı
1859-1864 yıllarında yurtlarından sürülen Çerkesler deniz yoluyla, Kafkasya’da, Taman, Tuapse, Anapa, Tsemez, Soçi, Adler, Sohum, Poti, Batum vd. limanlardan bindirilip Osmanlı Devleti’nin Trabzon, Samsun, Sinop, İstanbul, Varna, Burgaz ve Köstence limanlarında indiriliyordu. 1865-1866 sürgünü ile Osmanlı-Rus harbinden sonraki 1878 tehciri kara yoluyla gerçekleştirildi. Doğu yolundan genellikle Çeçen, Dağıstan, Asetin, Kabardey muhacirleri göçürülmüştür. Daha sonraki tehcir de kara yoluyla yapılmıştır (Berzec, 1986: 114).
Sürgün yolunda çekilen çileler Yolda telef olanların feci durumları Trabzon’daki Rus konsolosunun, tehcir işlerini idare etmekte olan General Katraçef’e yazdığı raporda şöyle anlatılır: ”Türkiye’ye gitmek üzere Batum’a 70.000 Çerkes geldi. Bunlardan vasati olarak günde 7 kişi ölüyor. Trabzon’a çıkarılan 24.700 kişiden şimdiye kadar 19.000 kişi ölmüştür. Şimdi orada bulunan 63.900 kişiden her gün 180-250 kişi ölmektedir. Samsun civarındaki 110.000 kişi arasında her gün vasati 200 kişi can veriyor. Trabzon, Varna ve İstanbul’a götürülen 4650 kişiden de günde 40-60 kişinin öldüğünü haber aldım.” İşte bu suretle peş peşe sürüp gelen felaketlerin ve musibetlerin darbeleri altında inleyen ve eriyen bu kahraman ve faziletkar milletin bedbaht bakiyesi de Dobruca, Bulgaristan, Sırbistan, Arnavutluk, Suriye, Irak gibi daima tehlikeye maruz bulunan ve daima emniyetsizliğin hükümran olduğu yerlere iskân edilmiştir (Berkok, 1958: 529).
Çarın Kafkasya naibi olarak atadığı kardeşi Grandük Mişel, 1864 Ağustosunda Batı Kafkasya sakinlerine şu fermanı tebliğ etmişti: ”Bir ay zarfında Kafkasya terk edilmediği takdirde, bütün nüfus savaş esiri olarak Rusya’nın muhtelif mıntıkalarına sürülecektir:” (Berkok, 526).
işte bu yüzden, esaret ve tabiiyeti en büyük şerefsizlik addeden Çerkesler, güzel vatanlarını terk etmeye mecbur kalmışlardır. Meşhur Rus şair Lermontof bu hakikati bir şiirinde şöyle dile getirir: ”Bu insanlar yurtlarını ve babalarının mezarlarını neden terk ediyorlar? Düşman kuvvetinin zoru ile mi? Hayır! Düşman kuvvetlerinin beraberinde getirdiği esaret zincirinin korkusuyla!” (Berkok, 524).
Rus yönetimi, bölgenin yerli nüfustan arındırılarak boşaltılması hususunda zecri (zorlayıcı) tedbirler alma yanında bir takım kolaylıklar da sağlıyordu. Rus ordusundan ayrılıp gelen ve Osmanlı ordusunda görev alan General Musa Kunduk(ov) Paşa bakınız ne itiraflarda bulunuyor:
”Çeçen reisleri uzun münakaşalardan sonra göçü kabul edip nasıl gerçekleşeceğini sordular. Ben de Gürcistan üzerinden kara yoluyla gideceğimizi ve Rus ordusunun da her türlü kolaylığı ve yardımı yapacağını söyledim… Rus Generali Loris’e gidip 50 bin dönüm kadar olan arazime mukabil 45 bin altın ruble istedim. Derhal ödedi. Fakir muhacirlere sarf etmek üzere ayrıca 10 bin altın ruble daha istedim. Bunu az bularak 20 bin ödedi… Bu şekilde 25 Mayıs 1865′te, aralarında ailem ve akrabalarımın da bulunduğu 3 bin Çeçen aile ile birlikte göç ettik. Geride kalanların tehciri görevini Çeçen mıntıkası naibi reis Sa’dullah’a tevdi etmiştik.” (Kundukov, 1978: 67-70).
Modern tarihin en büyük kitlesel nüfus hareketlerinden biri olan Çerkes sürgünü (Henze, 1986: 247) esnasında deniz gibi kan akıtıldı. Gemiye binmek için aç bîilaç kıyıda yağmur çamur içinde, ölüm iniltileriyle bekleşenler, yanaşan gemiye üşüşüp taşıma kapasitesinin çok üzerinde biniyorlardı. Gemiler de daha fazla para alabilmek için çok yolcu alıyor, bu yüzden fazla yol almadan batan gemilere sık rastlanıyordu. 1864 Mayısında, Trabzon’daki Rus konsolosunun yazdığına göre 30 bin kişi açlık ve hastalıktan kırıldı. Gemilerde hastalık alameti gösteren olursa derhal denize atılırdı…1858-1865 yıllarında 493.124 insanın gittiği Trabzon’da bir tek adamın 3050 cariye birden aldığı oluyordu…’ (Avksentev, 1984: 61-62).
Üç milyon Kafkas insanını zorla yurdundan süren Rusya, bu mazlum ve mehcur (kendi kaderiyle baş başa bırakılmış, unutulmuş) millet üzerindeki siyasi emellerine son vermiş değildi.
Rus Hükümeti adına General Fadol, Musa Kunduk ile Gazi Muhammed’e şu teklifi sunmuştu: ‘Afganistan hududunda Çerkeslerden müteşekkil bir devlet kurmak, Osmanlı Devleti’ndeki tüm Çerkesleri oraya göçürmek, kurulacak devletin Rusya’ya bağlı kalması şartıyla bütün masraflarının Rusya tarafından ödeneceğini garanti etmek.’ Her ikisi de bu teklifi reddetmişti. Rusya bu proje ile Afganistan’ı işgal etmekte olan İngilizleri bertaraf etmeyi düşünüyordu. (Kundukov, 12) Göçürülen Çerkeslerin karşılaştığı dayanılmaz zorluklara şahit olan bazı Ruslar bile vicdan azabı duyuyordu. Musa Kunduk Paşanın hatıratına bir göz atalım:
“… insanların perişanlığını hayretler içinde temaşa ettiğimi gören istasyon yetkilisi koşarak yanıma geldi ve gözleri yaşla dolarak dedi ki; ‘Ekselans, dünyada bu acıklı manzarayı seyredip de kalbi burkulmayacak insan var mıdır? Allah’tan korkmak lazım. Bu topraklar onların yerleridir. Ne hakla onları bir bilinmezin içine sürüyoruz? Nereye gittiklerini sorduğumda, Osmanlı Devleti’ne diyorlar. Ama nasıl ve ne zaman? Onları neler bekliyor, belli değil. Bu konularda hiç bir bilgileri yok.’ (Kundukov, 62-63).
Tehcir sürecinde geri dönme eğilimi
21 Mayıs 1864′te dört asırlık Rus -Kafkas savaşının batı kesimde de mağlubiyetle sonuçlanmasıyla başlayan büyük tehcir süreci uzun sürmemiştir. Osmanlı Devleti’nden dönüp gelen bazı insanların anlattıkları, Paç’e Beçmırza’nın şiirleri, açlık, hastalık ve ölüm haberleri getiren gözyaşı ve hasret dolu akraba mektupları özellikle Kabardey’den göçün devam etmesini engellemiştir. (Berzec, 134 )
Hüseyin Paşa Osmanlı Devleti’nin göçe hazırlıklı olmadığını, bu konuda Çerkesler için hiç bir şey hazırlanmadığını, bu muhacirlerden ilk büyük grubun durumunun ağıt yakılacak derecede perişan olduğunu belirterek ‘önemle rica ediyorum, tehcir meselesinde acele etmeyelim’ demişti.
Tehcir büyük bir hızla devam ederken, bir taraftan da geri dönme eğilimleri baş göstermişti. Türkiye’deki Rus Elçisi İgnatiev’in 21.02.1872 tarihinde Rus Dışişleri Bakanı’na yazdığı gizli bir yazıda, Türkiye’ye göçürülmüş 8500 Çerkes ailenin katlandıkları dayanılması zor-şartlardan şikayetle Kafkasya’ya geri dönmek istedikleri bildirilmiştir. (Berzec, 198)
İskan edildikleri yerlere uyum sağlayamayıp geri dönmeye yeltenen muhacirlerin sayısı o kadar artmıştı ki, Osmanlı hükümeti tedbir alma ihtiyacı hissetmişti. 18 Kanun-ı sani 1789 tarihli emirname ile Çerkeslerin kaçmasına fırsat verecek her hareketin engellenmesi emredilmiş, bu hususta yabancı deniz nakliyat şirketlerine de gemileriyle tek bir Çerkes dahi taşımamaları’ resmi yazıyla bildirilmiştir. (BOA, Hariciye Nezareti , 122/64 )
Bandırma civarındaki Yeni Sığırcı köyüne iskân edilen 300 aileden 150′si, oradaki hayata uyum sağlayamayıp anavatana dönmüştür.
1911′de Hac dönüşünde Şam valisi ile görüşen Canıko Bako; on bin Çerkes o1duklarını, kendilerine hicret etmek istediklerini söyler, vali de memnuniyetle kabul eder. Canıko, Mehmet Hanaşe ile birlikte bir heyet halinde gelip daha önce iskân edilen köyleri gezer, perişan hallerine şahit olur. Kendilerinin iskân edilmesi için belirlenen Kerk tepelerini gezerler. Bu kayalıkları beğenmeyip Ağustos 1911′de deniz yoluyla İstanbul üzerinden geri dönerler, hiç kimse de hicret etmez. (Berzec, 130)
İstanbul’daki Çerkes Teavün Cemiyeti sekreteri hukukçu Tsağo Nuri 1913′te anavatana dönerek Kabardey bölgesinde değişik okullarda Çerkes Dili okutmaya başlamıştı. (Berzeg, 1995: 247)
1991′de kurulan Kafkas Halkları Konfederasyonu’nun (KHK) fahri başkanı Musa Şenıbe anlatıyor: “Annem anlatırdı; Dedem yolda (karşıdan gelen gemidekilerden) Türk’e gidenlerin hastalıktan kırıldığını öğrenince yanındakilerle birlikte denizin ortasından dönüp geri gelmiş.” (Şenıbe, 1996).
Osmanlı Devleti’nin tehcir ve iskân politikası
Osmanlı Devleti’nin Kafkasya ile ilk temaslarını kurduğu 17. Asırdan itibaren ferdi göçler başlamıştı. Büyük göçten önce Osmanlı ordusunda görev almış yüzlerce subay ve bir kısmı vezirlik yapmış 300 paşa vardı. Osmanlı Devleti Kafkasya’yı hakimiyeti altına almak için bu üst düzey bürokratlardan yararlanmıştır. Musa Kunduk Paşa şöyle anlatır: “Sadrazam ile görüştükten sonra Berzec Hüseyin Paşanın yanına gittim. Wubıkh Ali Paşa da (Hafız Paşanın kardeşi) oradaydı. Bu iki zat Çerkes muhacirlerinin vaziyetini yakından takip ediyordu. Hüseyin Paşa Osmanlı Devleti’nin göçe hazırlıklı olmadığını, bu konuda Çerkesler için hiç bir şey hazırlanmadığını, bu muhacirlerden ilk büyük grubun durumunun ağıt yakılacak derecede perişan olduğunu belirterek ‘önemle rica ediyorum, tehcir meselesinde acele etmeyelim’ demişti.” Hüseyin Berzec Paşa 1866′da idam edilmiştir (Berkok, 517).
“Kuruluşundan beri iç problemlerini çözmede tehcir ve iskân metoduna sıkça başvuran Osmanlı Devleti, 9 Mayıs 1857′de tehcir kanununu çıkarmıştır. Bu arada Rus Çarıyla gizlice ittifak etmiştir… Göçenlerin mal, can ve hürriyetleri, sair tüm hakları sultanın garantisi altında idi. Her tür vergiden muaf olarak arazi verilmesi vaat edilmişti. Anadolu’ya yerleşenler 12 yıl askerlikten muaf tutulmuştu. 1860 yılında iskân-ı Muhacirin Komisyonu kuruldu. Bunda ekonomik ve politik çıkarlar gözetilmişti. Buradan anlaşılıyor ki Çerkeslerin göçürülmesi, Osmanlı Devleti’nce planlanmış, sonraları gelişen fiili durumdan çok daha önce programlanmış bir iştir.” (Karpat’tan naklen Berzec, 47)
Nefy ve iskân, yönetim politikalarından en barizleri olan Osmanlı Devleti (Barkan, 1949-50: 524 vd.) bu tehcir ile yüz yüze kalmış olduğu bir çok problemini halletmeyi de düşünmüştü. (Berzec, 120)
Rusya’nın iskâna müdahalesi
Binlerce yıllık öz yurdundan zulüm ve kanla sürdüğü milyonlarca insanı gittiği yerde de rahat bırakmayan Rusya, onların nerelerde iskân edileceğine de müdahale etmiştir. Rusya’nın 2 Mart 1878′de Osmanlı Devleti ile imzaladığı anlaşmada, Rus hududuna yakın yerlerde iskân edilen Çerkeslerin iç bölgelere götürülmesi hususu üzerinde durulmuştur (Berzec, 126). Nitekim öyle de yapılmış, 150.000 Çerkes bu sefer de Rumeli’den Anadolu’ya göçürülmüştür.
Sürülen Çerkes sayısı
Büyük tehcirle ilgili resmi istatistik bilgilerinin tamamına sahip değiliz. Ancak muttali olunabilen Rus, İngiliz, Fransız ve Osmanlı kayıtlarında 700 binden 2 milyona kadar değişen rakamlar mevcuttur. Osmanlıdaki nüfus hareketlerini inceleyen Obisni İrolitimo 1866′da muhacirlerin bir milyona ulaştığını belirtir (Nartların Sesi, 1980: 15).
Ünlü tarihçi Kemal Karpat, 1859-1879 arasında göçürülen Kafkasyalıların, çoğu Çerkeslerden oluşmak üzere 2.000.000 civarında olduğunu, sağ salim Osmanlı Devleti’ne ulaşan muhacir sayısının ise 1.500.000 olduğunu belirtir (Karpat, 1995: 69). Kafkasya’nın hürriyet mücadelesi konusunda değerli bir eser yazmış olan Hızal da tehcirin 1.500.000 Kafkasyalının yurdundan sürülmesiyle sonuçlandığını belirtir (Hızal, 1961: 49).
Ancak; Kafkasya’da yaşanan iç tehcirleri, Sibirya ve Orta Asya’ya sürülenleri, Balkanlardan Anadolu’ya, Bandırma civarından Güneydoğuya göçürülenleri, Yahudi -Arap savaşında Golan bölgesinin işgali üzerine Kunaytıra’dan sürülenleri de hesaba kattığımızda, kelimenin hakiki anlamıyla yurdundan sürülen Çerkes sayısı üç milyonu aşmaktadır.
Çerkes Muhacereti (Diasporası)
Çerkeslerin Kafkasya dışında en yoğun yaşadığı yerler, başta Türkiye olmak üzere, Suriye, Ürdün, Filistin, Mısır, Yugoslavya, bazı Avrupa ülkeleri ve Amerika gibi çok farklı ülkelerden oluşmaktadır. Varna’da halen dört Çerkes köyü vardır ve özel kıyafetlerini ve dillerini muhafaza etmektedirler. Trablusgarp’a (Libya) bir defada 1000 aile gönderilmiş olduğu arşiv belgesi ile sabittir. Irak, Endonezya gibi hiç tahmin edilmeyecek ülkelerde dahi Çerkes varlığına rastlanmaktadır. Mısır’da üç asırdan fazla hüküm süren Çerkes Memlükleri ise: ayrı bir araştırma konusudur.
Sürgünün açtığı derin yaralar
“Tehcir operasyonu, binlerce yıllık Kafkas tarihinin en mühim hadisesidir. Bu olay Kafkasyalıların sosyal yapısını, ekonomisini ve politikasını menfi yönde etkilemiştir.”(Berzec, 129)
Aynı kanaati paylaşan ve 1864 büyük sürgününün Çerkes toplum yapısında son derece büyük tahribatlara yol açtığını belirten din bilgini Meretowkoe Nuh, Çerkes Tarihi adlı eserinde, gerek 1864′te, gerekse daha sonra devam ederek 1878, 1888, 1890 ve nihayet 1900 yıllarında Osmanlı Devleti’ne vuku bulan göç hareketlerini tenkit etmekte ve vatanın toplu şekilde boşaltılmasının meşru bir gerekçesi olmadığı görüşünü savunmaktadır (Mertuki, 1912: 34, 61).
Büyük Çerkes sürgününün Adıge toplumunun sosyal yapısını derinden etkileyen sonuçlarından biri de, çok sayıda Adıge insanının köle ve cariye olarak satılması olmuştur ki bu olgunun yansımalarını, Ahmet Midhat, Abdülhak Hamit, Sami Paşazade Sezai, Mizancı Murat gibi kendisi veya annesi Çerkes olan bir çok Osmanlı aydının eserlerinde açıkça görmek mümkündür. (bkz. Parlatır, 1987: 31 vd.)
Kaynakça
-Avkscntcv, A., İslam na Sevemom Kavkaza, Stavropol, 1984.
-Barkan, Ö. L., ‘Osmanlı İmparatorluğunda Bir İskân Kolonizasyon Metodu Olarak Sürgünler’, İ.Ü.İ.F. Mecmuası, c. 11, s.l-4, İstanbul 1949-50, s.524 vd.
-Berkok, İ., Tarihte Kafkasya, İstanbul, 1958.
-Berzec, N., Tehcîru’ş -Şerâkise, (Arapçaya çev. İsamu’1 -Hasen), Amman, 1 986.
-Berzeg, S. E., Kafkas Diyasporasında Edebiyatçılar ve Yazarlar Sözlüğü, Samsun 1995.
-BOA, Hariciye Nezareti, c. 122, dosya no: 64.
-Gezgin, M. F.,İşgücü Göçü ve Avusturya’daki Türk İşçileri, İ.U. Yayınları, İstanbul, 1 994.
-Henze, P., 1986, s. 247′den nak. Edris Abzakh, ‘Circassian Home Page’, İntemet, (http.//www.geocities.com./CollegePark/234 1/).
-Hızal, A. H., Kuzey Kafkasya Hürriyet ve İstiklâl Davası, Orkun Yayınları No: 4, Ankara 1961.
-Karpat, K. H., Ottoman Population 1830-1914, Wisconsin, 1995.
-Kızılçelik, S., Erjem, Y., Açıklamalı Sosyoloji Sözlüğü, Atilla Kitabevi, Ankara, 1994.
-Kundukov, M., Anılar, çev. M. Yağan, İstanbul 1978.
-Mertûkî, N., Nûru’l-Mekâbis fî Tevârîhi’l-Çerâkis, Kerimiyye Matbaası, Kazan, 1912.
-Nartların Sesi Dergisi, Sayı. 16, Ankara, Şubat 1980,s.15.
-Şenibe Musa ile Röportaj, Nalçik, 01.10.1996.
-Parlatır, İ., Tanzimat Edebiyatında Kölelik, TTK Yayınları, Ankara, 1987 .
-Uysal, H., İnsan ve Toplum Bilimleri Sözlüğü, Uysal Kitabevi, Konya, 1996.
KAFKAS VAKFI BÜLTEN, OCAK 2002
1864 Büyük Çerkes Sürgünü
28 May
Sürgün Şarkısı
26 May
Yuvarlaktır sürgün:
bir değirmi, bir halka:
ayakların dolaşır onu,geçersin ülkeyi,
geçersin ya senin ülken değil,
gün seni uyandırır ya senin günün değil,
gece gelir:senin yıldızlarından yoksun,
kardeşler bulursun: ama senin kanından değil.
(Pablo Neruda, Sürgün)
u durulmuşluğum, durgunluğum, bazen herkesi şaşırtan dinginliğim, bir deniz gibi yalnızlığımda kopan fırtınaların üstüne örttüğüm ipek bir şal aslında. Aslında kimseye, kimselere belli etmediğim, içten içe yanan küllenmiş bir kor parçası gibi, tenha bir kumsal olmuş yüreğimin kumları arasına, derinlere gizlediğim bir sızı, ruhumun ızdırabı. Ruhumun ızdırabı, sade ve sadece benim işitebildiğim, bu sebeple ancak benim ayaklarımın eşlik ettiği, eski çağlara ait bir melodiyi paylaşamamanın verdiği çaresizlikle, gün be gün katlanarak, katmerlenerek karlı dağların doruklarındaki buzullar gibi eskimekte.
Eskimekte olan, şafağı göremeden her sabah ölen, zaferlerle taçlanmış düşlerimin yerini alan gerçek yenilgilerin var ettiği sukutu hayalin, yenilenmeye, dirilmeye olan hasretidir. Hasretim, öte yandan yalnız yitirdiklerime değil yitireceklerimedir. Bir yerde yalnız geçmişe değil, geleceğedir. Hepsine, herşeye dair, hepsini kuşatan paslanmış bıçak gibi kör bir sancıdır.
Sancım, olur olmadık yerlerde, olur olmadık zamanlarda, hedefinden şaşmış bir kurşun gibi gelip beni bulmakta, gelip beni vurmakta, gönlü kırık bir çocuk gibi boynumu büküp, tuttuğum elleri bırakıp, kalabalıklarda yuvarlanıp kaybolmama, zayi olmama sebep olmaktadır. Sancı sancı değil mübarek Azrail pençesidir. Pençesine alıp da inlettiği o inatçı sancının; tel tel dökülen, bin bir parçaya bölünen, çölde bir vaha ararcasına, nereye gitse nereye koşsa geri çevrilen, bütün kapıların yüzüne kapandığı, hergele bir boş vermişliğe teslim olmasına ramak kalmış masum bir kadının, avuçlarından kayıp gitmekte olan el değmemişliğidir.
Aslında ruhumun ızdırabının müsebbibi, kuru bir yaprak gibi eskimekte olan bir hasretin sancısının pençesinde, kıvrım kıvrım kıvranan, sürgün doğmuş, ne yapsa ne etse çare bulunmaz, eli böğründe, hep sürgün kalacak, nihayetinde sürgün ölecek bedenimin, keder ve gururla hafızasında taşıdığı kuşaktan kuşağa nesilden nesile aktarılmış o eski çağlara o eski zamanlara ait hüzünlü melodinin kendisidir. Beni öldürecek olan da onduracak olan da, sürgünlüğümü bir kırbaç gibi yüzümde şaklatan, yorgun ayaklarımın eşlik etmeye çabaladığı işte o eski zaman şarkısının melodisidir…
Çartoy Atila Doğan
Bitmeyen Bir Sürgün
23 May
Sürgün ve soykırımın bir alınyazısı gibi algılandığı bir coğrafyadan bahsedilecekse bu da Kafkasya olmalıdır. Sürgün emperyalist devlerin iştahını kabartan bu coğrafyada bir kez yaşanmış ve tarihin yapraklarında kalmış bir olgu olmadığı gibi Rusya’nın en az üç yüzyıllık soykırım politikası, 21.yüzyılda bile Çeçenistan’da 500 bin insanı mülteci konumuna sokarak sona ermediğini bir kez daha ortaya koymuştur.
Kafkasyalılar 1944′te yaşadıkları sürgünün acılarını üzerlerinden atamamış ve bu tarihi kazanın sonuçlarından hala kurtulamamışken hayatlarında yeni sürgün sahifeleri açılmıştır. Bu nedenle bugünü dün ile birlikte konuşmak zorundayız.
Bir milletin yok ediliş fermanı
İkinci Dünya Savaşı’nda İngiliz ve Amerikalıların da yardımıyla Nazi Almanyasının Ruslara yenilmesinin faturasını ödemek zorunda kalanlar yine Kafkasyalılar oldu. Almanlar Kafkasya’dan çekilirken onlarla birlikte Avrupa’ya geçmiş binlerce Kafkasyalı, Yalta Anlaşması gereği iadelerine karar verilerek Rusların insafına terkedilirken Almanlarla işbirliği yaptığı iddiasıyla başta Çeçen ve İnguşlar olmak üzere Karaçaylılar, Balkarlılar, Kırım ve Ahıska Türkleri için ayrı bir ferman hazırlanmıştı. Kafkasyalılar yeni bir felaketin eşiğindeydiler.
Stalin’in verdiği bir kararla Kafkasya’da geniş çaplı bir soykırım hareketi için düğmeye basıldı. 23 Şubat 1944 tarihi Çeçenler için 1864 ve 1920′deki sürgünlerin tekrarı sayılırdı. Açıkça bir soykırıma start veren Stalin’e bağlı İçişleri Bakanlığı Halk Komiserliği, 3 gün içinde 400 bin Çeçen ve 90 bin İnguşu vahşi bir şekilde Orta Asya ve Sibirya’ya istikametinde yol alan hayvan ve yük trenlerine tıkmayı başardı. Sadece 2 bin kişi dağlara kaçarak Rus askerlerine yakalanmaktan kurtuldu. Sürgünün acımasız halkasına Kuzey Osetya’da yaşayan Çeçenler de dahil edilmişti.
Sovyet Rusya, sürgün operasyonu büyük bir gizlilik içinde gerçekleştirmiş, kamuoyu ancak iki yıl sonra yani 26 Haziran 1946′da “İzvestiya” gazetesinde çıkan küçük bir haber ile olanlardan haberdar olabilmişti. Ayrıca sürgün edilen İnguşlardan ise henüz bahsedilmiyordu. Bu arada Çeçen-İnguş ÖSSC, 7 Mart 1944′de resmen lağvedilmişti.
Almanlara destek iddiası
Rusların sürgün gerekçesi, bu halkların büyük bir kısmının Almanlarla işbirliği yaparak ihanet ettikleri iddiasına dayanıyordu.
Her şey kimsenin beklemediği anda hatta psikolojik felçlere neden olabilecek derecede ani olarak gerçekleştirildi. İnsanlar Rus askerlerinin bayram günü olarak kutladıkları 23 Şubat’ta apar topar tutuklanarak sürgün edilmişlerdi. Her aileye 20 kg. bagaj için izin verilmiş, insanların tüm mal varlıklarına; evlerine, topraklarına ve büyükbaş hayvanlarına el konulmuştu. Felaketin en büyüğü ise sürgün yolculuğunda gerçekleşti. Kısacası insanların yüzde 20′si hava koşulları ve açlıktan öldü. Ölüm Çeçen ve İnguşların yakasını yerleştirildikleri yeni yerlerde de bırakmadı ve ilk birkaç yıl içinde gerek iklim koşulları gerekse ağır çalışma koşulları ve bunlara bağlı salgın hastalıkları nedeniyle pek çok insan yaşamını yitirdi. Çeçen ve İnguş halkının sürgündeki nüfus kaybının yüzde 38 oranında olduğu kaydedilirken soykırım yalnız fiziksel ve maddi kayıplarla sınırlı kalmayıp insanların entellektüel birikimlerini de silip süpürdü, kültürel değerlerini aşındırdı.
Sovyet Rusya’nın genelindeki polis devlet anlayışı bu insanların yaşadığı bölgelerde daha katı bir hale büründü. Sürgün yerlerinde her on eve bir gözlemci düşüyor, her ay insanlar gidip kayıtlarını yeniliyorlardı, bir çok şeyi yapabilmek için polisten önceden izin almak gerekiyordu. İnsanlar bulundukları yerlerden ancak üç kilometre öteye gidebilme hakkına sahipti; daha uzak mesafelere gidebilmek için ise özel belge çıkartmak şarttı. Bu tür sıkı politikalar sürgünün yarattığı psikolojik soykırımın etkisini daha da arttırıyordu.
26 Kasım 1948′de SSCB bir bildiri ile sürgün hayatına mahkum edilmiş insanların sürgün hallerini süresiz kılmaktaydı.
Kafkasya’nın Ruslaştırılması
Rusya’nın soykırıma yönelik sürgün planı, Kuzey Kafkasya’da genel kontrolün güvence altına alınması açısından stratejik bir anlama sahipti. Zira güneyden gelecek bir saldırıda buralar tampon bölgeydi. Bunun dışında Kuzey Kafkasya halkları Slav olmadıkları gibi Müslüman olmalarının yanısıra Rusya karşıtı ve anti-komünisttiler. Bu stratejik nedenden dolayı nüfus soykırımı yalnızca sürgün olarak karşımıza çıkmıyor aynı zamanda sürülen halkların yurtları Ruslaştırılıyordu.
Ruslaştırmanın gizlenmesi amacıyla diğer bazı milletler sürülenlerin yerlerine yerleştirildi. Bu bağlamda Çeçen-İnguş topraklarına yalnızca Ruslar değil, Osetinler, Avarlar, Darginler ve Ukraynalılar da getirildi. Demokrafik yapıya yapılan bu müdahale Kafkasya’nın yerel halkları arasında bir çatışma zemini hazırladı.
Mesela kenar bölgeler Kuzey Osetya’ya katıldı. Bu, gelecekte bağımsızlığın yeniden kazanılması yolunda ortaya çıkabilecek ulusal eğilimlerin gücünü kırmak için bölgesel sorunları tahrik amacıyla yapılmıştı.
Geri dönüş sancısı
1953′den sonra Kruşçev, Stalin karşıtı bir siyaset yürütmek zorunda kalınca yapılan soykırımın Komünist Partisi’ni, dolayısıyla da Rusya’yı zora soktuğu anlaşıldı. Muhalefetin baskıları karşısında Kruşçev’in kendisini bu dönemden ayrı tutma çabası Çeçen ve İnguş halklarının yurtlarına geri dönebilmeleri yolunu açmıştı.
1955 Haziranında kendi dillerinde kültürel ve eğitim faaliyetleri gösterebilmelerine izin verilmiş, onlar ise şeref ve itibarlarıyla birlikte topraklarının da iadesini, özerk cumhuriyetlerinin yeniden kurulmasını talep etmekteydiler. Yaklaşık 30 bin kişi yurtlarına yönetimin izni olmaksızın döndü. 1956 yılındaki Komünist Partisi’nin XX.Kongresi’nde Kruşçev, Karaçaylılar, Balkarlar ve Kalmıkların zulme uğradığını itiraf etti. Hatta o zaman, savaş SSCB lehine sonuçlandığından dolayı sürgünlerin gereksiz olduğu da belirtiliyor, Stalin tarafından bu halklara yöneltilen suçlamaların ve sürgün politikasının yasadışı olduğu vurgulanıyordu. Komünist Partisi Merkez Komitesi, 24 Kasım 1956′da Çeçenlerin ve İnguşların ulusal özerkliklerinin yeniden verilmesi kararını aldı.
9 Ocak 1957′de ise Üst Konsey, Çeçen-İnguşetya’nın RSFSC bünyesinde ÖSSC olarak yeniden kurulmasını karara bağladı. Sınır bölgeler Çeçen-İnguşetya’ya geri verilmedi, ama buna karşılık Kargalin, Naur ve Şelkov’dan oluşan üç bölge bu ülkeye bağlandı.
Geri dönüşün dört yıl içinde bitirilmesi gerekiyordu. 1944′den 1956′ya kadar oniki yıl süren Ruslaştırma girişimleri bir dizi sorun yaratmış, mesela konut sıkıntısı Rus asıllılarla Çeçen ve İnguşlar arasında gerginliğe yolaçmış hatta 1958′de yaşanan silahlı çatışmalarda birçok kişi yaşamını yitirmişti.
Kırımlılar hala sürgünde
Sürgün kararının vurduğu bir diğer halk ise Kırım Tatarları’ydı. 18 Mayıs 1944 gecesi başlayan sürgün furyası 3 gün içinde 220.000 Kırım Tatarı’nın zorla yurtlarından koparılmasıyla sonuçlandı. KGB’den önceki Rus istihbarat servisi NKVD, sürgün edilenlerin 191.044 kişi olduğunu açıklamıştı.
Orta Asya’nın ücra köşelerine götürülmek üzere ölüm katarlarına bindirilen insanların yüzde 42′si zor koşullara dayanamayarak ya da yapılan baskılar sonucu yaşamını yitirdi. Kırım Tatarları’nın sürgün hayatı Çeçenlerden daha uzun sürdü. Vatanlarına dönmek için çok yolu deneyen Kırım Tatarları dönüş için 1980′li yılları beklemek zorunda kaldı. Yıllar sonra terkettiği topraklarına gelen insanları başka bir hazin tablo bekliyordu. Evleri, işyerleri ve toprakları hatta ibadethaneleri Ruslara ve Ukraynalılara dağıtılmıştı. En basitinden camiler ahır veya ambar amacıyla kullanılmaktaydı. SSCB Yüksek Sovyeti’nin 1944 sürgünü ile ilgili bütün işlemlerinin Kasım 1989′da “kanunsuz ve kriminal” ilan edilmesiyle birlikte geri dönüş sancıları arttı ve şimdiye kadar 250.000′nin üzerinde Kırım Tatarı tekrar vatanlarına dönmeyi başardı ancak dönemeyenlerin önüne konulan çok sayıda engel vardı. Özellikle nüfus dengesinin Ruslar aleyhine bozuluyor olması, Orta Asya Cumhuriyetleri’nin kalifiye elemanların dışarıya çıkışını önlemeye dönük zorlaştırılmış prosedürleri, Ukraynalılar açısından Kırım’ın ileride bağımsız olma isteği, Ukrayna ekonomisinin içinde bulunduğu aşmazlar geri dönmek isteyenlerin önünde birer engel olarak durmaktadır.
Vatanlarına hasret bir halk: Ahıskalılar
Öte yandan Birinci Dünya Savaşı’ndan beri Rusya’nın sürgün acısını tattırdığı Ahıska Türkleri, yıllarca çektikleri acılar dinmeden ikinci bir dramla karşı karşıya kaldılar. İkinci Dünya Savaşı’nda binlerce Ahıskalı Alman cephesine sürülerek heder edildi. Bu insanlardan binlercesi cephede hayatını kaybederken binlercesi de sakat bırakıldı. Ahıskalıların yüzyüze oldukları en büyük dram ise gittikleri ülkelerden geri dönememeleri oldu. Günümüzde bu insanların torunları Özbekistan, Kazakistan, Ukrayna, Almanya, Fransa ve İtalya’ gibi ülkelerde yaşamlarını sürdürüyor. Özbekistan’da sürgün hayatı yaşayan Ahıskalılar, 1989′da birtakım fitneler sonucu ortaya çıkan ve Fergana olayları olarak tarihe geçen gelişmelerin ardından yeniden yurtlarından oldular. Özbekistan’dan çıkarılanlar Krasnador ve Ukrayna’da geçici meskenlerde yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlar. En büyük sorunları ise hiçbir ülkenin vatandaşı olamamaları. Geçtiğimiz yıllarda ise Türkiye’de çıkarılan bir yasa ile az miktarda Ahıskalı Türk vatandaşlığına kabul edildi. 1944′de sürgün edilen Kafkas halklarından hiçbir şekilde yurtlarına dönüş yapamayanlar ise Ahıskalılar oldu.
2 Kasım 1943 Karaçaylılar’ın kara günü
Karaçaylılar ve Malkarlılar da Stalin’in sürgün kararının hedefinde olan halklardı. 2 Kasım 1943′te Karaçay Özerk Bölgesi, NKVD askerleri tarafından iki saat gibi kısa bir süre içinde tamamen boşaltıldı. Askerlerin emirlerine uymayarak evini terk etmek istemeyenler ise anında infaz edilirken içeride insan olup olmadığı kontrol edilmeksizin konutlar ateşe verildi.
2 Kasım 1943 tarihinde sabahın erken saatlerinde 32.929′u çocuk olmak üzere 63.333 kişi tıpkı Çeçenlere yapıldığı gibi hayvan vagonlarına doldurularak Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan çöllerine gönderildi. Yani bir millet ölüme mahkum edilmişti. 8 Mart 1944′de Malkar bölgesindeki insanları da aynı akıbet bekliyordu.
Sürgünün öteki yüzü: DRAU FACİASI
Kafkasyalıların 1944 çilesi, sadece Kafkasya ile sınırlı kalmayıp Rusya’dan bir şekilde kaçmış veya Almanların esiri olarak ya da bölgeden çekilen Almanlarla birlikte Avrupa’ya getirilmiş binlerce insanın karşılaştığı dram ile başka bir boyut kazanmıştır. Drau faciası 1944′ün öteki yüzüdür. İngiltere ve Amerika, bu facianın tezgahlayıcıları olarak tarihe geçmiştir.
1944 yılının sonlarına doğru Rusya’dan Avrupa’ya geçen Kafkasyalılar, İtalya’nın kuzeyindeki Paluzza’nın dağ köylerine yerleştirildiler. Savaşın bitmesinden birkaç gün önce de Avusturya’nın Carinhia’daki Ober Drauburg bölgesine sürülerek, Drau nehri vadisine yerleştirildiler. Yalta’da Rusya, Amerika ve İngiltere bir anlaşma yaparak İngiliz işgal sahasına dahil edilen bu bölgedeki insanların Rusya’ya iade edilmesine karar verdi. Bu Stalin’in ölüm kusan baskıcı politikalarından kaçan Kafkasyalı insanlar için yeni bir facia demekti. Mülteciler en azından eski Osmanlı topraklarına gitmeleri için izin verilmesini ve kendilerine yeni bir kapının aralanmasını istemişlerdi. Ancak İngilizlerin siciline kara bir leke olarak geçecek olan oyunlarla karşılaştılar. Londra’dan gelen 28 Mayıs 1945 tarihli emir, “Mülteciler Sovyet otoritelerine teslim edilecektir” şeklindeydi. İnsanlar önce silahlardan arındırıldılar, sonra komutanlar bir oyuna getirilerek Ruslara teslim edildiler. Ardından kamyonlara binmek istemeyen insanlar üzerine İngilizler tanklarla yürüyerek büyük bir faciaya neden olmuştur.
Buradaki insanların çoğunluğu kadın, çocuk ve ihtiyarlardan oluşuyordu ve insanlardan bir kısmı Ruslara teslim olmaktansa kucağındaki çocuğuyla nehre atlamayı tercih etti.
Kafkasyalı mültecilerin teslim edilişi ibret vesikası olarak 1960 yılında Avrupa İslam Cemiyeti’nin çalışmaları sonucu İrschen köyünde anıta dönüştürüldü. Anıtın üzerinde Almanca şunlar yazılıdır:
“Burada 1945 yılının 28 Mayısı’nda 7000 Kuzey Kafkasyalı, kadınları ve çocuklarıyla Sovyet otoritelerine teslim edildiler ve İslamiyet’e olan sadakatları ile Kafkasya’nın istiklali idealine kurban gittiler.”
*Fehim Taştekin, Ajans Kafkas Genel Koordinatörü
Sürgündeki Kafkas Dansı
23 May
Kuzey Kafkasya halk dansları Avrupa ve Türkiye’de nasıl yayıldı?
Aralarında Kafkas dans kültürünün önemli isimlerinden Musa Ramazan’ın da bulunduğu bir grubun, Kafkas danslarının yaşaması açısından İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’da ve daha sonra Türkiye’de sarfettikleri çaba kayda değerdir. Musa Ramazan’ın “Bir Kafkas Göçmeninin Anıları” adlı kitabında anlattıkları hayli ilginç. Kitapta anlatılanlara göre, Sovyet halklarının folkloru 1930′lu yıllarda sahnelenmeye başlandı. Halk kültürlerinin parçası olan danslar, müzik, şarkılar, korolar ilkokullardan başlanarak Kültür Bakanlığı düzeyinde örgütlenen gösterilerle gündeme girdi. Kuzey Kafkas otonom cumhuriyet ve eyaletleri kendilerine özgü zengin folklor ve sanat programları oluşturdular. Tarihçi, ressam, müzisyen olan diplomalı ve yetenekli hocaların nezaretinde her birinde müzik, dans, şarkı icra eden birer devlet halk topluluğu oluşturuldu. Skeçleri yürütebilecek aktörler de yetiştirildi.
Kollektif birikim
Her toplumun salt kendine özgü danslarla iki saatlik bir program sahnelemesi kolay olmamaktaydı.
Bu nedenle komşu halkların kültürlerinden; müzik aletleri, danslar ve hocalardan faydalanıldı. Örneğin, Kabardey-Balkar Halk Dansları Topluluğu’nu oluşturmak için halk oyunları hocası Gürcistan’dan, davul-zurna çalanlar da Derbent Yahudilerinden sağlandı.
Gürcistan Devlet Halk Dansları Topluluğu da programında Kuzey Kafkas halk oyunlarından üst düzeyde yararlandı, bu oyunlar daha sonra Gürcistan kültürünün bir parçası haline geldi. Dağıstan’ın Lezginka dansı “Lekuri” olarak, Kabardeylerin “Kafe”si, Osetler’in “Şimd”ı ve diğer bazı dansları “Dağlı Savaşçılar” ve “Süvarilerin Dansı” adlarıyla Gürcistan Devlet Halk Dansları Topluluğu’nun koreografilerinde yer alarak Sovyetler ve dünyada büyük sükse yapıldı.
Sovyetler Birliği’ndeki Hıristiyan cumhuriyetler halk dansları yanında şarkı ve çok sesli koro toplulukları da oluşturdular. Devrimden önce kiliselerde çok sesli korolor vardı. Bolşevik ihtilali sonrası Ruslar, Ukraynalılar, Gürcüler, Ermeniler ve diğerleri sanatsal gösteriler düzenleyerek halka konserler vermeye başladılar.
Almanlarla birlikte Avrupa’ya geçen kültür
Bütün bu kuruluşlar İkinci Dünya Savaşı’na kadar profesyonel olarak çalışmalarına devam ettiler.
İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasından sonra 22 Haziran 1941′de Alman Nazi Ordusu Sovyetler Birliği’ne girdi.
1942 ilkbaharında Alman kuvvetleri geri çekilmeye başladı. Yerine gelecek Kızıl Ordu’dan çekinen halklar, çok kalabalık bir insan seli şeklinde Almanlar ile birlikte çekilmeye başladı. Bundan sonra Almanlar bir daha Kafkasya’ya dönemediler.
Vatanlarına dönemediler
Batıya yönelen göçmenlerin arasında, daha önce kendi alanlarında profesyonelleşmiş halk dansları oyuncuları olan genç kız ve erkekler de bulunuyordu. Bunlar gittikleri yerlerde buluşarak öğrendikleri çeşitli kareografileri yineleyerek halk oyunları çalışmalarını sürdürdüler.
Bu gençlerin sanatsal çalışmalarını gören ve etkilenen Alman Doğu İlleri Kültür Bakanlığı’nda üst düzeyde bir bürokrat, bu oyunları Avrupa’daki diğer ülkelere tanıtma düşüncesi ile, dansçıları Berlin yakınlarındaki Wustrau kampına getirdi.
Wustrau Kampı’nda erkek-kız toplam 24 dansçı vardı. Bunların arasında Adıge, Karaçay, Balkar, Kabardey, Oset, Çeçen ve Dağıstanlılar gibi çeşitli Kafkas halklarından gençler bulunuyordu.
Batıya yürüyen Kafkasyalılar Alman yönetimince 1944 ilkbaharından başlayarak Kuzey İtalya’daki Paluzza ve çevresindeki köylere yerleştirilmişti. Halk oyunları topluluğu da Berlin-Wustrau’dan Paluzza’ya getirdiler.
Alp dağları arasında küçük ve şirin bir kasaba olan Paluzza’da güzel, bakımlı bir tiyatro vardı. Bu tiyatroda sık sık halk oyunları geceleri düzenliyordu.
Almanya artık savaşı kaybetmiş çekilmeye başlamıştı. 1945 Nisan ayı sonlarında karlı Alpler’den geçerek yaşlı, genç tüm kafile, Avusturya’nın Oberdrauburg şehrine geldi.
1944 yılında Kırım-Yalta’da müttefik kuvvetlerin devlet başkanları Churchil, Roosevelt ve Stalin’in katılımıyla düzenlenen ünlü konferansta alınan kararlar arasında, Stalin’in zorladığı şu hüküm de bulunuyordu:
“Vatanları dışında kalan tüm Sovyet vatandaşları vatanlarına dönecek ve hiçbir devlet onlara sığınma hakkı tanımayacak.”
Bu karar kendi aralarında gizli tutulmuştu.
Vatana dönmek isteyenlerin sayısı yüzde 10-15 kadardı. Geriye dönmek istemeyen Kafkas-Kazak general ve subaylar, 8. İngiliz Ordu Komutanlığı tarafından bir konferansa davet edildi.
Onların olumlu haberlerini ümitle bekleyen topluluk şok oldu: Subaylar Sovyetlere teslim edilmişti. Bu olay tarihe “Drau Faciası” olarak geçti.
Halk oyunları ekibi bu olayı az zayiat vererek atlattı ve grup varlığını koruyabildi. Grup, savaşın bitiminden iki ay sonra yine kendini koruyabilen Kazak Korosu ile birleşerek güçlü bir program hazırladı. Kafkas ve Kazak Folklor Grubu, konserler vermeye başladı. Orada 15 gün çalıştıktan sonra Amerikalıların himayesindeki Salzburg’a geçildi. Grup buradaki ünlü Mozart Tiyatrosu’nda Avusturya halkına konser verdi.
Bu arada Almanya’nın Mittenwald şehrinde Amerika himayesinde bir Türk kampı kuruldu. Batı Avrupa’da kalan Müslüman halklar Türk kampına akın etmeye başladı. Kuzey Kafkasyalılar, Kazaklardan ayrılarak yola çıktı ve Mittenwald Kampı’na katıldı. Burada komite başkanları, Prof. Aytek Namitok (Adıge) ve Prof. İdris Efendi (Kazan Tatarı) idi. Burada ve komşu Ukrayna Kampı’nda 24 kişilik bir ekip, Kafkas halk oyunları temsilleri vermeyi sürdürdü.
Oyunları gören Kurt adlı bir Alman, grubu Münih’teki “Kroni” sirki için bir aylığına angaje etti. Grup daha sonra Stutgart’da “Althof” sirkinde de bir ay çalıştı. Bu arada Kuzey Kafkas halk dansları büyük reklamlarla tanıtılıyordu.
Dans topluluğunun Türkiye’ye girişi
Bir gün Mittenwald Kampı’na Türkiye’den önemli bir konuk geldi: Albay İhsan Arslan.
Devlet görevlisi olan konukla komite başkanları Prof. Aytek Namitok ve Prof. İdris Efendi ilgilendi. Akşam kampın tiyatro salonunda konuğun onuruna bir halk oyunları gecesi tertip edildi. Başta Kafkas halk oyunları olmak üzere Kırım halk oyunlarından örnekler sunuldu. Albay Arslan “yakında Türkiye’ye geleceksiniz” diyerek vaatte bulundu.
Bundan sonra ekibin adı “Boğaziçi Yıldızları” olmuştu.
1949 Aralık ayından itibaren Türkiye’ye partiler halinde göçler başladı. Kuzey Kafkas Halk Dansları topluluğu ilk kafile ile Türkiye’ye geldi.
İlk gösteri Bursa’nın Tayyare Sineması’nda sahnelendi.
İkinci gösteri 1920′lerde Sovyet Devrimi sonrasında Türkiye’ye göç eden ve İstanbul’da yerleşen Kafkas topluluğu ileri gelenleri tarafından Park Otel salonunda düzenlenen Kafkas Balosu’nda yapıldı.
İstanbul Beyoğlu Ses Tiyatrosu’nda iki gösteri yapıldıktan sonra Ankara’ya geçildi ve Yenişehir Ulus Sineması’nda sekiz gece konser verildi.
Bundan sonra sırasıyla bu 24 kişilik ekip Eskişehir, Düzce, Adapazarı, Hendek, Yalova ve İzmir’de gösteriler yaptı.
İstanbul’a dönüldüğünde Cağaloğlu’ndaki Milli Türk Talebe Birliği binasında gösteriler ve provalar devam etti. Daha sonra grup Bünyan, Samsun, Bursa ve Ankara gibi il ve ilçelere dağıldı.
1951 yılında Sovyetler tarafından lağvedilen Kuzey Kafkasya cumhuriyetinin önde gelenleri tarafından İstanbul’da ilk Kuzey Kafkas Kültür ve Yardımlaşma Derneği kurulduğunda Musa Ramazan, Kafkas kültürünün yaşatılması için çalışmaya davet edildi.
Çalışmalar 1978 sonrasında Şamil Eğitim ve Kültür Vakfı bünyesinde de sürdü. 1965 sonrasında anavatan Kafkasya’dan Türkiye’ye profesyonel devlet halk dansları toplulukları gelmeye başladı.
Artık Kafkas dansı Anadolu’nun birçok yerinde yaşatılmaya devam edilecekti.
Edit:Fehim Taştekin
Çerkes Sürgünü: 21 Mayıs 1864
22 May
Kafkasya, kuzeyiyle ve güneyiyle tarih boyunca stratejik önemi olan bir coğrafyadır. Bu nedenle de sürekli saldırılara ve işgallere sahne olmuştur. Esas itibariyle dağlık bir ülke olan Kafkasya’da yerleşim yerleri genellikle yüksek yaylalar ve derin vadilere yayılmıştır. Yüksekliği fazla olan bu dağ silsilesi, bölgedeki insanların tarihlerini, kültür ve karakterlerini başkalarından farklı kılmıştır.
Askeri açıdan büyük ölçüde savunma imkanı sağlayan dağlar, kültür ve etnik bakımından bölünmüş bir coğrafyanın doğmasına sebep olduğu gibi Kafkasyalıların birleşmesini de önleyen bir faktör olmuştur.
Esas konumuza geçmeden önce üç kavramın anlamını bir daha hatırlayalım.
GÖÇ: İşgal ya da başkaca bir zorlayıcı nedenlerle topraklarında eskisi gibi rahat yaşama olanağı kalmayan bir halkın veya halkların başka yörelere veya ülkelere kendi kararlarıyla gitmeleridir.
SÜRGÜN: İşgal edilen ülkedeki insanların tümüyle ve zorla topraklarından çıkartılması ve başka yerlere gönderilmesi ve yerlerine başka halkların ikamesidir.
SOYKIRIM (Jenosit): İşgal edilen topraklardaki halkları planlı bir şekilde ve bir daha toparlanamayacak şekilde toptan yok etmek, imha etmek ve yerlerine işgalcileri veya yandaşlarını yerleştirmektir.
İlk çağlardan başlamak üzere medeni alemin ağırlık merkezlerinden biri olan Akdeniz havzasının siyasi ve ekonomik hayatında Kırım ile Kafkasya’nın müstesna bir yeri bulunmaktaydı. İpek yolu, doğuya uzanan transit ticaret güzergahının kritik geçitleri ve kavşağı olan Kırım ve Kafkasya, aynı zamanda tarım, hayvancılık ve yer altı kaynaklarıyla ihmali mümkün olmayan bir konumdaydı.
Rusların güneye inmesine set görevi yapan ve aynı zamanda Kırım ve Kafkasya’yı doğrudan yöneten Altınordu Devleti ile Ruslara karşı sağlıklı bir Devlet Politikası oluşturup uygulayamayan Kırım’ın, Slavları birleştirip önemli bir güç haline gelen Ruslar tarafından yıkılmasıyla beraber tehlike çanları Çerkesler için çalmaya başlamıştır. 1556’da tahta geçen Çar 4. İvan’dan başlayan ve I.Petro’yla giderek güçlenen ve batıdan aldığı silahlarla ordusunu geliştiren Rusya’nın Karadeniz sahiline sıcak sulara inme emelinin gerçekleşebilmesi için ortadan kaldırılması gereken en önemli engel Kuzey Kafkasya’dır ve neye mal olursa olsun be mesele halledilmek zorundadır.
İşte bu nedenle Kafkas-Rus Çarlığı arasındaki savaşlar ta 1556’larda başlamıştır. Çar 4.İvan (Korkunç İVAN) önce Kabardey topraklarına saldırır. Prens TEMİROKA, kızı MARİA’yı Çar İVAN’a eş olarak verir. Bu vesileyle bir süre barış dönemi yaşanır. Ancak 4.İvan öldükten sonra savaşlar yeniden başlar ve zaman zaman ara verilerek tam 306 yıl sürer. 1556-1762=206 yıl hazırlık dönemi, 1763-1845 =82 yıl sürekli savaşlar ve 1846-1864=18 yıl sonuç savaşları olarak cereyan eder.
Ruslar, çok arzuladıkları Hazar Denizi, Karadeniz sahili ve Kafkasya’yı ele geçirebilmek için 306 yıl, bıkmadan usanmadan ve 1.500.000 asker kaybına rağmen saldırdılar. Her yıl Kafkasya’nın etrafındaki çemberi biraz daha daralttılar. Modern cihazlarla donatılmış ve devre dışı kalan her askerin yerine daha fazlasının konulabildiği böylesi bir güce karşı koyan Çerkeslerin artık bu topraklarda tutunması söz konusu değildi. Daha önceleri Kazan ve Kırım’da en acımasız şekliyle uyguladıkları ve artık klasik bir yöntem haline gelen, “kaçırmak veya göçürmek istiyorsan, evleri, tarlaları yak-yık,kaçmaktan ya da aç kalıp ölmekten başka bir seçenek bırakma…” metodu 1857’den itibaren Kafkasya’da en acımasız şekliyle sahnelenecektir. Çok sayıda Rus, İngiliz, Amerikalı, İtalyan, Polonyalı ve Türk kökenli yazar, araştırmacı, Komutan, tarihçi ve diplomatın ağzından Çerkeslerin sürgünü ve sürgün sırasında yaşananlarla ilgili bazı söylemleri birer cümle veya paragraf halinde sunduğumuzda sorunu daha iyi kavramak mümkün olacaktır.
ÇAR I.PETRO-1722 : “Rusya’nın çıkarları için mümkün olabildiği kadar İstanbul’a ve Hindistan’a yaklaşmak lazımdır. Buraları elinde tutan Dünya’ya hükmeder. Bunun için de ne gerekiyorsa onu yapmalıyız…”
PRENS BARYATİNSKİ (Çar Naibi): “Karadenizin kıyılarını bir Rus denizi ve toprağı haline getirmek için dağlıları kıyıdan temizlemek zorundaydık. Dağlı Çerkeslere ulaşabilmemize engel olan Kuban ötesi halkların da tümüyle yerlerinden kaldırılması gerekiyordu.”
GRAND DÜK MİCHAEL: “ Dağlılar teslim olmuyor diye biz görevimizi yarıda bırakamazdık. Yarısının temizlenebilmesi için öbür yarısının yok edilmesi gerekiyordu.”
KAFKASYA ORDULARI KURMAY BAŞKANI MİLYUTİN: “..Dağlıları, zorla ve bizim istediğimiz yerlere göndermeliyiz. Gerekiyorsa Don yöresine sürmeliyiz. Bizim esas gayemiz Kafkas dağlarının eteklerindeki bölgelere Rusları yerleştirmektir. Ancak bunu şimdiden dağlılara hissettirmeyelim…”
M.İ. BENYUKOV: (Dağlılara karşı savaşan ve anısını yazan): “Batı Kafkasya’nın iskanı ile ilgili resmi projenin uygulanmasından sorumlu Kont Yevdokümov, Kuban bölgesiyle pek ilgilenmiyordu. Çok pahalıya mal olan savaşı bitirebilmek için bütün dağlıların denizin karşı tarafına kovulması O’nun hedefiydi. Kuban ötesinde kalanların da tehlikeli olma ihtimaline karşın, sayılarının azaltılması ve yaşam şartlarından yoksun kılınmaları için her çareye başvurmaktı.”
KONT YERDOKÜMOV’un Savaş Bakanlığı’na 1863 Kasım ayında gönderdiği yazıda “Batı Kafkasların fethi ile ilgili plan açısından şimdi de kıyı şeridini temizlemeliyiz…” (Devlet Tarih Arşivinden)
Rus Tarihçi SULUJİYEN: “Dağlılar teslim olmuyor diye biz davamızdan vazgeçemezdik. Silahlarını alabilmek için yarısının kırılması gerekti. Kanlı savaşta bir çok kabile tümüyle yok oldu. Ayrıca,çoğu anneler bize vermemek için kendi çocuklarını öldürüyorlardı…”
Rus Tarihçi ZAHARYAN: “Çerkesler bizi sevmezler. Biz onları, özgür çayırlarından çıkardık. Avullarını yıktık. Bir çok kabile tümüyle yok edildi…”
Rus Tarihçi Y.D. FELİSİN: “Bu, gerçek ve acımasız bir savaştı. Yüzlerce Çerkes köyü ateşe verildi. Ekin ve bahçelerini imha için atlara çiğnettik, sonuçta bir harabeye dönüştü.”
KONT LEV TOLSTOY: “Köylere gece karanlığında dalıvermek adet haline gelmişti. Gece karanlığının örtüsü altında Rus askerlerinin,ikişer üçer evlere girmesini izleyen dehşet sahneleri öylesineydi ki, bunları hiçbir rapor görevlisi aktarmaya cesaret edemezdi…”
Muhaliflerden N.N. RAYEVSKİ:” Bizim Kafkasya’da yaptıklarımız, İspanyolların Amerika topraklarında yürüttükleri savaşların olumsuzluklarının aynısıydı. Dilerim ki, Yüce Tanrı Rus tarihinde kan izlerini bırakmasın…”
Çar II. ALEXANDRE’nin Kont Yerdokümov’a kutlama mesajında : “Üç yıl içerisinde Batı Kafkasya’ya boyun eğdirilerek uyuşmaz yerli halkları temizleyip çıkardınız. Uzun yıllar süren kanlı savaşın zararlarını kısa sürede bu verimli topraklardan çıkartabiliriz…”
JAN KAROL: “Rusya’nın Kafkasya’yı fethi, çağımızın barbarlık tarihinin en feci tablosunu oluşturur. Kafkas dağlılarının direnişini kırabilmek için 60 yıllık askeri terör ve kıyım gerekti…”
HAKHURAT Ş.Y.- LİÇKOV L.S. “Adegeya isimli kitaplarında: “Çarlık yönetimi, yüz binlerce Çerkesi Kafkasya’dan sürgün etti. Kanlı savaşla dağlı halkları vatanlarından kovarak yok ettiler…”
Rus Çarları tarafından çok önceleri planlanan ve adım adım gerçekleştirilen Çerkeslerin tarihi topraklarından sürülüşü olayı tarihin ender kaydettiği acılar ve ızdıraplarla doludur. Olayı yaşayan komutan, konsolos, gazeteci ve seyyahlara ilaveten konuyu araştıran tarihçilerin sürgün olayıyla ilgili görüşler de özetle şöyledir:
GRAND DÜK MİCHAEL: Savaşın sonlarında Kafkasya’ya geldiğinde, Çerkes beylerinin ziyaret edip, mağlup olduklarını, Rus yönetimini kabul ederek kendi topraklarında yaşamalarına izin verilmesini istediklerinde verdiği cevap: “Size bir ay süre veriyorum. Bir ay içerisinde ya Kuban ötesinde gösterilecek yere gidersiniz ya da Osmanlı topraklarına gidersiniz. Bir ay içerisinde sahile inmeyen köylüleri ve dağlıları savaş esiri sayıp ona göre işlem yapacağız.”
Y. ABRAMOV – Kafkas Dağlıları kitabında: “O zamanlar dağlıların başına gelenleri anlatmaya sözcüklerin gücü yetmez. Binlercesi yollarda, binlercesi açlık ve sefaletten öldüler. Kıyılar ölü ve ölmek üzere olan insan doluydu. Annesinin soğumuş cesedinde süt arayan yavrular, donup öldüğü halde çocuğunu kucağından bırakmayan analar ve sırf ısınmak için sıkışarak yattıkları yerde birlikte donarak ölen gruplar, Karadeniz sahilinde olağan manzaralardı…”
Rus İ. DZAROV : “ Osmanlı’ya göç etmek üzere yola çıkanların yarısı bile oraya ulaşamadı. Bu denli bir perişanlık insanlık tarihinde çok azdır.”
Rus St.PETERSBURG GAZETESİ : “Savunmaları ile ölümsüzleştirdikleri sahillerden kaçış başladı. Çerkesya artık yok. Dağlardaki artıkları da askerlerimiz yakında temizleyecek ve savaş kısa zamanda sona erecek…”
Fransız Gazeteci A. FONVİLL: “Gemicilerin gözü doymuyordu. 50-60 kişilik gemiye 200-300 kişi alıyorlardı. Biraz su ve ekmekle yola çıkmışlardı. 5-6 günü aşınca bunlar tükeniyor ve açlıktan salgın hastalıklara yakalanıyorlar, yolda ölüyorlar ve onlar da denize atılıyorlardı. 600 kişiyle çıkan gemiden ancak 370 kişi sağ çıkabilmişti.”
Polonyalı Albay TEOFİL LAPİNSKİ: “Göçmenlerin sorunu felakete dönüşüyor. Açlık ve hastalık had safhada. Trabzon’ gelen 100.000 kişi 70.000 kişiye indi. Samsun’a 70.000 kişi indi. Günlük ölü sayısı 500 kişidir. Trabzon’da bu sayı 400 kişidir. Gerede Kampı’nda 300 kişi, Akçakale ve Sarıdere’de günlük ölüm 120-150 kişi arasındadır. İtalyan Dr. BARAZZİ’nin raporlarında şu ibareler dikkat çekicidir (İnsanlar,uzun süre bitkiler,bitki kökleri ve ekmek kırıntılarıyla hayatta kalmaya çalışıyorlar.”
Rus Araştırmacı A.P.BERGE: “ Novorovski koyunda 17.000 kadar dağlının toplandığı kıyıda gördüklerimi unutamam. Onların bu durumunu görenler Hıristiyan da olsa, Müslüman da olsa, Ateist de olsa dayanamaz, çökerdi. Kışın soğuğunda, karda evsiz, yiyeceksiz ve doğru dürüst giyeceksiz bu insanlar tifo, tifüs ve çiçek hastalığının pençesindeydiler. Anasız kalmış çocuklar ölmüş annelerinin göğsünde süt arıyorlardı… Rus tarihinin yüz karası olan bu acılı sayfa Adige tarihi açısından büyük zararlara yol açtı. Sürgün, sosyal, ekonomik ve kültürel gelişmelerinin tarihini ve politik bir birlik olma sürecini uzun yıllar kesintiye uğrattı.”
Tercüman-ı Ahval ve Tasvir-i Efkar GAZETELERİ: “Ruslar, Kafkasya’nın tamamını yerle bir ettiler. Köyleri ateşe verdiler. Savaştan sonra da yerli halkları vatanlarından sürüyorlar, onlar da terkediyorlar…”
İng.Elçi LORD NAPİYER: “Çerkeslerden boşaltılan yerlere derhal Slavlar veya başka Hıristiyanlar yerleştiriliyorlar.”
İng. Konsolos GİFFORD PALGRAVE: “17 Nisan 1867 günü tüm Abhazya’yı dolaştım. Rus olmamaktan başka bir suçu olmayan Abhaz halkının böylesine yok edildiğine ve ülkenin tahrip edildiğine tanık olmak çok acı verici…”
İng. Konsolos R.H.LANG: “Samsun’dan çıkan 2718 yolcu Kıbrıs’a geldiğinde 853 kişi ölmüş ve diğerleri de ölüden farksızdı. Günlük ölüm sayısı 30-50 arasındadır” İngiliz Parlamenter M. ANSTEY’in Parlamentoda ki konuşması : “İngiltere’yle ticari ilişkiye girmeye inandırılmış,İngiliz yandaşı yapılmış olan Çerkesya’ya ihanetle suçluyorum sayın Lord Palmerston’u. Hindistan’daki çıkarlarımızla beraber Bağımsız Kuzey Kafkasya’yı bilerek ve iterek Ruslara teslim ettiğiniz için aynı zamanda İngiltere’ye de ihanet ettiniz…”
Lord PALMERSTON 8 yıl sonra aynı parlamentoda konuşurken şunları der: ”Sayın Lordlarım, Çerkesleri kendi başlarına büyük felaketlerle baş başa bıraktığımız doğrudur. Oysa, biz onlardan yardım istedik ve onları büyük fedakarlık ölçüsünde de kullandık…”
Çerkes sürgünü olayını, nedenlerini, Osmanlı İmparatorluğu’nun politikalarını iskan şekillerini ve sayısını inceleyen araştırmacıların görüşleri de özetle şöyledir :
PINSON: “Karadeniz sahilinde Çerkeslerin ölüm oranı % 50’ye yakındır. Sırf Trabzon’da 53.000 kişi öldü. Savaş artığı “yüzen mezarlar” olan gemilerden kaç tanesinin battığı bilinmiyor. Kafkasya’dan Balkanlara sürülen aile sayısı 70.000 ailedir. Edirne: 6.000, Silistre-Vidin: 13.000, Niş-Sofya: 12.000, Dobruca-Kosova-Priştina-Svista: 42.000 ailedir. Yaklaşık 350.000 kişi. Ölüm oranı daha az ve % 15-20 dolaylarındadır…”
Prof. Kemal KARPAT: “Ruslar, Çerkesleri tamamen imha ederek dağların iç kesimlerine, Çerkes mevzilerine doğru adım adım ilerlediler. Teslim olanlara 3 seçenek sundular: a)Kuban vadisine gitmek, b) Çar ordusuna katılmak, c) Hıristiyan olmak. Kabul etmeyenler Osmanlı ile Ruslar arasındaki bir anlaşma uyarınca göç ettiler. 1862-1870 arasında gelenlerin sayısı 1.200.000-2.000.000 arasındadır.
Sahilde ölenlerin sayısı 500.000 den az değildir. Ayrıca Balkanlara giden Çerkes sayısı da 400.000 civarındadır. Halifelik yükümlülüğü, nüfus kazanma ve iyi asker sağlama gibi hesapların olduğu biliniyor…”
NEDİM İPEK: 1829’da başlayan savaş 1863’e kadar sürdü. 1864’te Çarlık hükümeti Batı Kafkasya’daki halkları bir ay zarfında Kafkasya’yı terke zorladı, Rumeli’ye 175.000 Çerkes, Anadolu’ya 600.000 kişi göçürüldü. 1867’den sonra gelenler de Tatarlar dahil 500.000 kişi kadardır.
Gelenler stratejik yerlere yerleştirildi. Çanakkale ve Marmara’da Müslüman erkek azalmıştı. Oraya yerleştirildi. İstanbul’da yakın yerlerde, Suriye ve Filistin’de reisleri şehir merkezine alınıp diğerleri dağınık yerleştirildi. Geleneksel şeflerin otoriteleri kırıldı. Zamanla yerli ahaliye karışıp gittiler.
ABDULLAH SAYDAM: Osmanlı’ya göçlerde çekici etkenlerden çok itici etmenler ön plandadır. Rusların ele geçirdikleri yerlerdeki Tehcir politikası, hiç değişmeden devam edip gitmiştir. Yapılan baskı ve zorlamalar beraberinde tepki olarak göçü getirmiştir. Dolayısıyla göçler Rusya’nın zulmünden kurtuluş olarak görülmüştür. Osmanlıda sırf insani açıdan kapılarını açmıştır. 1.000.000-1.200.000 Kırım ve Kafkaslı geldi.
SÜLEYMAN ERKAN: Rusya, Çerkeslere tümüyle sürgün gözüyle baktığından insanları bir ay içerisinde terke zorladı. Ve dramatik sahneler limanlarda ve deniz yolunda yaşandı. Mallarını yok fiyatına elden çıkartıp günlerce vapur beklediler. Fazla yolcu ve azgın dalgalarda perişan oldular. Binlercesi yolda öldüler. Açık denizdeki deniz kazaları bilinmiyor.
Rusya’nın sürgün politikası 1863’den sonra adeta SOYKIRIM’a döndü. 40-50.000 göçte mutabık iken sadece 1864 baharında 400.000 kişi geldi.
Ermeniler aynı ülke içerisinde bir yerden bir başka yere tehcir edildi. Ruslar ise Çerkesleri bir daha dönmemecesine başka ülkelere sürdü. Batılıların ilgisizliği çifte standarttır.
Ermeni, Pontus soykırımlarını parlamentolarına taşırken bilimsel olarak apaçık olan ÇERKES SÜRGÜNÜ’nün aynı ilgiyi görmemesi üzücüdür.
Her ulusun kendi toprağında kendi kültürünü yaşayarak yaşaması esastır. Bu konuda Çerkesler herkesten çok hak sahibidirler. Ama dağınıklık herkesten çok hak sahibidirler. Ama dağınıklık aksiyon birliğini zorlaştırır. Şimdilik Çifte VATANDAŞLIK çıkar yol gibi görünüyor.
1856-1876 arası göç-sürgün rakamları farklıdır. 1.000000-1.200.000 arası gibi 1878-1914 arasında da 500.000 Çerkes geldi. Krasnodar-Lapinsk yöresine yerleştirilenlerden 1889 7a 24.000 kişinin sürülmesi PAN-SLAVİST politikaların etkisiyledir. Kuban’da 106.795 iken sayı 61.231’e düşmüştür.
FAHİR ARMAOĞLU: II. Aleksandre sadece Kafkasya’daki özgürlük hareketini söndürmekle kalmadı. Çerkesleri kendi topraklarından sürmesinin nedeni onların yenilmesi olduğu kadar Rus olmayanları planlı bir şekilde Ruslaştırmadır. Nikolay İLMİNSKİ’nin fikir babası olduğu PAN-SLAVİZM’in devreye konduğu tarihlerle Çerkeslerin sürülüşü aynı tarihtir. Bu politika üç aşamalıdır.
Rusya’ya karşı savaşan ve destekleyenleri savaş suçlusu sayıp sürmek,
Kovulanların topraklarını Ruslara ve Rus Kazaklarına vermek,
Rus olmayanları da Ruslaştırma politikası izlemek. (20.yy. Siyasi Tarihi-Süleyman)
OSMANLI GÖÇ POLİTİKASI: Halife Abdülhamit annesi de Çerkes olduğu için tüm gelen Çerkesleri kabul etti. Oysa anlaşma 40-50.000 içindi.
Stratejik yerlerde denge sağlama (Marmara ve İstanbul’da azalan Türk nüfusu için yerleştirmeler)
Savaşlarda Müslüman erkekler yer alıyordu. Bu nedenle Müslüman erkek azalmıştı. Denge sağladı. Nüfusunu tamamladı.
Balkanlarda, Suriye-Filistin’de-TAMPON- olarak kullanıldı.
Güçlü asker ve özellikle gerilla eksiğini gidermede çok sayıda kullandı.
Tarım alanlarını ıslah edip ekonomisini düzeltme kullandı. Zira Çerkesler hayvancılık ve tarıma yatkındı.
Politik bir örgütlenmeye meydan bırakmamak için Çerkesleri bilinçli olarak dağıtarak yerleştirdi. Geleneksel olarak şeflerine bağlı ve silahlı oldukları bilindiğinden şefleri kent merkezlerine alınırken diğerleri gruplara bölünerek yerleştirildi. Başkalarına Orduda rütbe verdi. Potansiyel tehlike olmalarını baştan önledi. Böylelikle asimile edilmeleri biraz daha kolaylaştı.
Kaynak: Nart Dergisi Mayıs – Haziran 2001